3. BÖLÜM
MERHABA CANIMIN İÇLERİ!
Yeni bölümde beraberiz. Eğer okurken yorumlarınızı bırakırsanız çok mutlu edersiniz beni.🤍
3.BÖLÜM
Annem, ben her büyüdüğümü söylediğimde ne kadar toy olduğumdan bahsederdi. Şimdi onu anladım, o kadar toyum ki, alçak bir kalp hakkında hiçbir şey bilmiyorum.
Utanması gerekirken beni şikâyet ettiğinde bu yüzden şaşırdım o adama. Gecenin bir vakti karakolda ifade verirken de aklımdan çıkmayan tek şey, annemin ne kadar üzüldüğü oldu. Karakol müdürüne ifademi verdikten sonra geçen her dakika nasihat dinledim ama ağzımı açıp da hiçbirine ihtiyacım yok, o kadar uzun yaşamayacağım, demedim.
"Efendim, şikâyetçi olan adam da geldi," diyerek polis memuru içeriye girdiğinde, müdür başını ona çevirip, "Buraya gelsin," dedi.
Dişlerimi sıktım ve polis memuru koridordan adamı, Kemal'i alıp içeriye girerken gözlerimiz birleşti. Yüzünde morluklar oluşmuştu, şiddet gördüğü her halinden belliydi. Dizimdeki yumruğumu sıkarken, adam omuzlarını genişleterek polisin arkasından geldi.
"Utanmaz," dedim tükürürcesine. "Bir de şikâyetçi mi oldun?"
Müdür genzini temizledi ve Kemal'e dönerek kaşlarını çattı. "Şikâyetin üzerine delikanlının ifadesini aldık. Bak, gelip beni durduk yere dövdü dedin ama çocuk öyle anlatmıyor, huzursuz etmişsin çocuğu."
Kabahatini bilmesine rağmen, "Ne yapmışım müdürüm?" diye sordu.
İfademi verirken gördüklerimi anlatmak zorunda kalmıştım. Annemin adını geçirmek istememiştim ama nihayetinde kafayı yememiştim, adama boş yere saldırmamıştım. "Bak, yaşı genç, delikanlı çocuk. Annesine baktığını görünce bir hata etmiş, anlamadan dinlemeden sana saldırmış. Olacak iş değil tabi ama büyüklük sende kalsın, şikâyetini geri al, çocuk da çıksın."
"Ben annesine bir şey falan yapmadım! Esin Hanım'da koridorda, çağırın sor..."
"Geçirme annemin adını!"
"Evladım!" diyerek bana döndü müdür. "Bak yavrum, delikanlıdır, yanlış anlamıştır diyorum ama annenin de bir şikâyeti yok. Öyle baktığını gördüm, dövdüm olur mu hiç? Nerede yaşıyorsun sen?"
Annem konusunda medeni olamıyordum, tolerans gösteremiyordum. Hataysa hataydı, kabulümdü. "Cezam nedir?" diye sordum, bu adamı daha fazla görmeye katlanamayacağımdan.
Müdür içini çekerek polis yanında duran adama bir göz attı. "Aynı mahallenin insanısınız. Yanlış anlaşılma oldu varsayalım, şikayetini geri al, delikanlı da senden özür dile..."
"Asla," diyerek araya girdim.
Müdür ve polis memuru bana dönerken, Kemal'de dövülmüş suratını çevirip şöyle bir süzdü beni. "Ben de şikâyetimi geri almıyorum o zaman."
"Alma zaten, cümle alem duysan seni dövdüğümü..."
Müdür, "Beyler," diyerek ses yükseltti ve daha fazla uğraşmak istemiyor gibi elini savurdu. "Şikâyet savcılığa gider, soruşturma açılır. Sizi savcılıktan çağırır, ifadenizi isterler. Bizim yapabileceğimiz bu kadar."
Kemal hemen lafa atladı. "Hapse girmeyecek mi?"
"Niye gireyim hapse!" diyerek koltuktan kalktım. "Annemi rahatça gözetle diye mi!"
"Hadi be oradan!" dedi o yamulmuş ağzıyla.
Yumruklarımı yanımda sıktığımı gören polis memuru yanıma gelirken, "Ben de şikâyetçiyim!" diyerek müdüre döndüm. "Bu adamın sapık olduğunu düşünüyorum, şikâyetçiyim!"
"Ben n'aptım da şikâyetçi olacaksın lan?" dedi Kemal ama bana yaklaşmaya korkuyordu.
"Mahalleyi şöyle bir sorup soruşturacağım bakalım, bir tek beni mi huzursuz etmişsin..."
Ağzını açıp kapattı, bir şey diyecekse de vazgeçti. Elimin tersini hemen yüzüne geçirecekmişim gibi ona bakarken, "Neyse müdürüm, siz haklısınız," diyerek sesini yumuşattı. "Bu saatten sonra adımı yalan yanlış çıkaracak, olan bana olacak. Ben en iyisi şikâyetimi geri çekeyim."
Mahallede birilerini daha huzursuz ettiğinden bu şekilde emin oldum. Her geçen dakika midemin bulantısı artarken, polis ve müdür adamı epey bir süzüp baş salladılar. "Bu ikinizi de ders olsun o halde. Ona buna baktı diye adam dövülmez delikanlı, sen de... nereye nasıl baktığına dikkat et, başını belaya sokma. Mahalleliden bu adam bana sarkıntılık etti diye bir şikâyetle de gelme önüme, atarım seni içeriye!"
Kemal'in korkağın teki olduğu çok açıktı, gözbebekleri bile büyümüştü. Değil geceden sabaha, üç gece kalırdım burada ama... annemin nasıl kederleneceğini düşünemiyordum bile. Bu yüzden Kemal'in şikâyetini geri çekmesiyle rahatladım, ben de ifademi geri almış bulundum ve o pisliği polislerle bir arada bırakarak koridora çıktım.
"Oğlum," diyerek annem hemen yanıma doğru koştu. "N'oldu canım? İyi misin? Kızdılar mı sana içeride?"
Evden çıkarken telaşlı ve korkmuştu, buna rağmen ceketimi unutmamıştı. Elinden ceketimi alırken yüzüme gülümseme kondurmam gerekti. "Bir yanlış anlaşılmadan dolayı anne, sorun yok. Gidebilirmişim zaten, öyle söylediler."
Annem, bir rahatlamayla gözlerini yumdu ve ben onu hemen buradan götürmek için merdivene yönelirken dolu gözleriyle beni izledi. "Gerçekten yanlış anlaşılma mı yoksa bir şey mi oldu? Bizim market sahibi adam da geldi, ne alakanız var?"
"Beni yanlış anlamış, doğrusunu anlattım." Ceketimi giyip annemi omzumun altına aldım, sesimi canlı tutmaya çalışsam da öfkem kolaylaştırmıyordu. "Sana tek diyeceğim, o adamın marketine gitme, muhatap olma. Başka da bir şey yok anneciğim."
İnanmadığı açıktı, korkulu bakışı yüreğimi acıttı. Serin Nisan akşamına çıktığımızda annem için yolu kontrol ettim ve karşıya geçerken, "Benden bir şey saklıyorsun?" dedi. "O adamı sen mi dövdün?"
Annemle, bir adamın ona olan pis bakışını konuşmak istemiyordum. Meseleyi usulünce kapatmak için, "Dövdüm," diye kabul ettim ve annem endişeyle nefes alırken devamını getirdim. "O da hak ettiğini anladı, bu yüzden şikâyetini geri aldı. Sorun yok anne, senden sadece o adamı görmezden gelmeni istiyorum."
Bu saatte annemi metroda yormak istemediğim için taksi aradım. Bu sırada annem, "Sen daha on dokuz yaşındasın," dedi kızgınmış gibi bir sesle. "Büyümüş olabilirsin ama seni koruması gereken, hakkında her şeyi bilmesi gereken benim. Bu kadar gizemli davranma, ne olduğunu anlat."
"Anne, lütfen ısrar etme," dedim, kolum omzundan sarkarken. "Oldu, bitti. Üstüne düşünüp de canını sıkma, ben yanındayım."
Birkaç dakika sonra taksi çevirdiğimde annem sessiz kalmıştı. Arka koltuğa, yanına oturdum ve camdan dışarısını seyrederken, annemin de beni izlediğinden emin oldum. On beş dakika bile sürmedi, gece yarısı eve ulaştığımızda annem yanına aldığı anahtarla kapıyı açtı. Karanlık evimize girdiğimizde daha ışığı bile açmadan annem bana sarılıp sesli şekilde ağlamaya başladı. "Polisler kollarından öyle tuttuğunda kahroldum, kötü bir şey oldu sandım, çok korktum."
Öleceğimin korkusuzluğuyla hareket etmeye başlamıştım ama annemin ne kadar korkabileceğini unutmuştum. Annem için, sonuçlarını düşünmediğim hiçbir şeyi yapmamalıydım. "Özür dilerim annem," dedim, sesimde çatlakla. "Bir daha... seni üzecek bir şey yapmamaya dikkat edeceğim."
Annem uzaklaşıp yüzüme baktığında, gözlerimi görecek korkusuyla kaçıştı bakışlarım. "Lütfen kendini tehlikeye atacak bir şey yapma Alp Erez, n'olur oğlum."
Korkusuzluk aslında ne kadar kötü bir şeymiş anne. Ve bir o kadar da korkmak.
Eğilip, söz verir gibi annemin yanağından öptüm ve onu bırakıp odama çıkarken tek hece söyleyemeyecek kadar boğazımın dolduğunu hissettim. Odamın kapısını kapatırken zor tuttum gözyaşımı. Odamda birkaç adım ilerleyip yatağın ucuna oturdum ve ellerimi önümde birleştirirken yüzüm kaskatı oldu, daha fazla ağlamamı engellemek için.
Ama faydası olmadı, bir bir alçağa indi gözyaşlarım.
Annemi yalnızlıkla bırakacak olmak ve onu hayatının sonuna dek üzecek olmak... daha da üzülüyor beni ölecek olmaktan.
Soyuk olan ellerimin tersiyle yüzümü ıslatan ne varsa silmeye çalıştım. Fakat ben böylesini istedikçe aksi oldu, görüşüm bile kapandı gözyaşlarımdan. Sonra nedendir bilmem kalkıp dolabıma yürüdüm, içinden babamın asker üniformasını çıkarıp yatağa geri dönerken sertçe solumaya başladım. Asker kıyafetini yanıma bırakıp içinde babamı ve sonra kendimi hayal ederken, askerlik görevimi bile yapamayacağımı yeniden fark ettim.
Elim, içindeyken babamın vurulmuş olduğu üniformanın üzerinde gururla dolaşırken, "Asker bile olamayacağım baba," diye fısıldarken buldum kendimi. "Çok özür dilerim."
Babam da bu sevgiyi gördükten sonra asker olmak benim için korkulacak bir şey olmaktan çıkmıştı, gitmeyi çok istemiştim. Yirmi yaşımda öleceğimse aklımın ucundan geçmemişti. "Çok gencim," diye fısıldadım. "Ölmek istemiyorum."
O kadar kısık sesle söyledim ki, kendim bile zor duydum.
"Madem öleceğim, senin gibi ölsem keşke."
Ölürken ilk ne hissedecektim, şimdiden merak ediyordum. Babamın asker ceketini kaldırıp burnuma kadar götürdüm, yumruğumda sıkarak kokladım ama yıllar sonra, hiçbir şey kokmuyordu. Gözyaşlarımın bu üniformaya düşmesinden utanç duyarak yüzümden çektim ve yatağımda uzanırken bile ellerimin arasında tuttum.
O vakitten sonra uyku tutmadı. Sabah ışıklarını gördüm, bir ara annemin odaya geldiğini anlayınca gözlerimi kapatıp uyuyormuş gibi yaptım. Üstümü örttü, yanımdaki üniformaya dokunduğunu gözlerimin küçük aralığından gördüm. Birkaç dakika orada kaldı, kaldırıp babamın üniformasını, sonra da benim başımı öperek çıktı odadan.
Annemden çok sonra, okula gitmem gerektiği için kalkıp önce duş aldım. Üstüme okul formamı geçirip yanıma bir çanta aldım. Saçlarımı elimle öylesine bir düzeltip aşağıya inince annemin kahvaltıyı benim için hazırladığını gördüm. Karşısına oturmadan önce onu öptüm ve çayımı içmeye başlarken elimden tuttu. "Bu sabah iyi misin canım?"
"Evet anne, dün akşamı hiç yaşanmamış sayalım." Zaten derdim başımdan aşkın.
Elime iki kez hafifçe vurdu. "Çok asi değilsin ama üstüne gelirlerse korkusuz bir adam olup çıkarsın. Başını belaya sokacak olduğunda beni hatırla, tamam mı?"
"Lütfen dün geceyi unut anne, dert etme içine."
Onun da geceyi uykusuz geçirdiği gözlerinden okunuyordu. "Çok gençsin, korkuyorum."
"Gencim, n'olmuş? Babamla tanıştığında benimle yaşıt değil miydin? Babamı seçtiğine göre, gayet doğru kararlar verebiliyormuşsun. Ben de senin gibi, hatasız ilerleyeceğim tamam mı?" Göz kırptım.
Annem, konuyu babamla onun aşkına getirmemden yana biraz utandı, özlemle başını eğerken, "Yemeğini ye, annene çok bilmişlik taslama," dedi.
"Tamam, tamam kızma," diyerek yanağından makas aldım.
Anneme biraz keyifli göründükten sonra tabağımdakileri yedim, masada çok vakit geçirmeden de kalktım. Evden ayrılıp okula giderken Özgür'ü aradım ama açmadı. Dün akşam güya ona çorba götürecektim, hiç vaktim olmamıştı.
Metroya binerken çiçek tezgâhının yanında yine o adamı görüp yavaşladım. Elinde bugün beyaz güller vardı, başı önüne eğikti ve şüphesiz diğer günlerde olduğu gibi karısını bekliyordu. Yıllar olmuştu, artık dönmeyecekti, neden anlamıyordu? Geceleri bile eski evinde ancak birkaç saat geçiriyordu, günün diğer kalanında hep burada oluyordu.
Acıma ve bekleyişine karşı olan hayret hissiyle aşağıya indim ve gelen metroya binerken kendimi düşünmeye devam ettim. Az daha durağı kaçırıyordum, dersin başlamasına dakikalar kala okula geldim ve katları çıktım. Sınıfıma girdiğimde doğrudan Özgür'ün yanına gittim ve Nehir'in benim yerimde oturduğunu gördüm.
"Selam," diyerek çantamı sıraya bıraktım.
İkisi de başını bana kaldırınca Özgür'ün yüzü hemen dikkatimi çekti. Kaşları derinden çatıktı, yumrukları da sıranın üzerindeydi. Nehir'in de onu teselli ediyormuş gibi göründüğünü fark edince, "N'oldu?" diye sordum.
Nehir Özgür'e kaçamak bir bakış yollayıp, "Özgür'ün evini dağıtmışlar," dedi, kaş göz yaparak.
Dilimi dişlerim arasında sertçe ısırdım. Birkaç gündür eve gitmiyordu, onu ve babasını bulamayınca evi dağıtmışlardı demek. Bezgin bir nefes verip, "Bulsa sana ne yapacaklardı kim bilir?" diye söylendim. "Evin hali çok mu kötüydü?"
Özgür ellerini yüzünden geçirerek, "Bildiğin darmadağın etmişler," dedi, bu durumda olmanın onu ne kadar sinirlendirdiği görünüyordu. "Bu gidişle ya ben onları öldüreceğim ya da onlar beni."
"Ya deme lütfen böyle, Allah korusun." Nehir ona biraz daha yaklaşıp yüzündeki yaraya dokununca Özgür yüzünü buruşturdu. "Polisler bulacaktır."
"Bulsa ne yapacaklar? Bu adamlar bir tek bana mı musallat sanıyorsun Nehir? Bunca senedir bir şey olmamış, şimdi mi olacak..."
Nehir'de içten içe bunu biliyordu, bu yüzden inkâr etmekle vakit harcamadı. "O zaman biz bir şeyler yaparız," dedi.
"Eve gitme," dedim düşüncelere dalarken. "Belli ki orası senin için tehlikeli."
"Nerede kalacağım dostum?"
"Biz de," dedim, açık olanı.
"Nereye kadar," dedi terslenerek. Alınmıyordum, Özgür kolayca kızan bir adamdı. Kişisel değildi, sorun da değildi. "Boşverin siz, ben bir çaresini bulacağım." Nehir'e döndü, omzunu hafifçe sıktı. "Sınıfına git, dersin başlayacak."
Nehir, belli ki aklını burada bırakarak gitti. Yerime otururken şu mesele hakkında daha derin düşündüm. O gece hastanede konuşmamızın üzerinde durmamıştı Özgür, saçmaladığımı düşünmüştü, önceliğin hastalığım olduğunu vurgulamıştı ama... ölmeden önce dostum için bir şeyler yapmalıydım.
Bunu şimdilik ona söylemedim. Teneffüse çıkarken Özgür ve Nehir'e dün yaşanılanları anlatmamaya karar verdim. Aşağıya, sigara içmeye indiğimizde Özgür'e gözcülük yaptım, o sigarasını içerken bekledim.
"N'aptın, doktoru aradın mı?" diye sordu bana.
Ona dönmedim. "Bugün arayacağım."
"Niye ihmal ediyorsun?"
"Ben... O doktorun bile bir şey yapamayacağını duymaktan endişe ediyorum galiba," dedim, ayağımın ucundaki taşı iterken.
"Önce bir randevu alıp gidelim, sonrasına bakarız tamam mı?" dedi, sanki benim arayacağımdan emin olamıyormuş gibi. Ne sanıyordu, ölmeyi istediğimi mi? Tabi, arayacaktım.
Bir bağırma sesi geldiğinde bakışlarımız bölündü. Kaş çatarken, "Duydun mu?" diye sordum ve o sigarasını arkasına saklarken, kafamı köşeden çıkardım. Az ileriye bakınca da birkaç kişinin koşturduğu yeri gördüm, zaten kalbime o an bir şey oldu. İnsanların yanına gittiği kişi Tanyeli'ydi. Ayak bileğini tutarak inliyordu.
"Düştü," diye fısıldayarak köşeyi döndüm ama daha ben koşmaya başlamadan bir çocuğun eğilip Tanyeli'yi kucakladığını gördüm. Ayaklarım geriye giderken yumruğumu yanımda sıktım ve Tanyeli o çocuğun kucağında, onların arkasında giden arkadaşıyla uzaklaşırken yüzümü buruşturdum. Okulun içine girip gözden kaybolurlarken, "Nasıl düştü ki öyle?" dedim endişeyle. "Ya kırıldıysa..."
"Ağrıtmıştır, korkma," diyerek omzuma doğru vurdu Özgür ve baktığım yere doğru baktı. "Revire götürüyorlardır, yardım ederler."
Dudağımı sertçe ısırırken, yeterince hızlı olamadığım için kendimi kötü hissettim. Gidip ben kucaklamalıydım onu, ihtiyacı olduğunda ben yardım etmeliydim. Önce yanına ben gitmeliydim. Bu his o kadar ağırlaştı ki, onun için duyduğum endişe de eklenince katlanılmaz bir hal aldı.
"Tanıyor musun o çocuğu?" diye sordum kendime engel olamadan.
Özgür yüzüme bakınca halimi anladı. "Geçen Nehir'in bahsettiği, üst sınıflardaki o çocuk değil mi?"
Başım hızlıca ona döndü. "O muydu hakikaten?"
"Sanırım."
Yumruğumu açıp kapattıktan sonra onun ceketinin cebine uzandım. Paketten bir sigara çıkarıp dudaklarıma koydum ve Özgür engel olamadan beni izlerken, sigaramı tutuşturdum. Hızlıca içerken, "Bir şey olmamıştı, endişelenme," dedi arkadaşım.
Kendi etrafımda stresle bir daire çizdim. "Öğrenmem lazım."
"Öğreniriz, sakin ol. Ders başladı, gel gidelim. Sonraki teneffüste sorarız birilerine durumunu..."
"Git sen, ben bu kafayla ders falan çekemem."
Özgür arkasına baka baka yanımdan uzaklaşırken sigaramı yarıladım. Bahçede kimse kalmayana kadar durdum ve sonra daha fazla dayanamadım, koşmaya başlayarak okulun içine girdim. Revirin olduğu kata kadar soluksuz koştum ve oraya ulaşınca yavaşlayıp koridoru kontrol ettim. Etrafta kimse görünmeyince ilerledim ve gözlerimi aralıktan içeriye dikince, beyaz yataklardan yalnız birisini dolu gördüm. Tanyeli gözleri kapalı şekilde uzanıyordu.
Onu gördüğümde nefesim kesildi. Sanki tahtaya çıkmış, ezberlediğim şeyi anlatırken bir anda unutmuş gibi hissediyordum. Kalbimdeki yüksek çarpıntı, burada olduğumu belli edecek diye endişe duydum ve onun sıkıntılı duran yüzüne bakıp geriledim. Yana kayıp sırtımı duvara yasladım.
Durumunu öğrenmem lazımdı ama içeriye giremezdim.
Burada beklerken herhangi bir öğretmenin geçmemesini diledim. Ayağım sabırsızca yeri eşelerken, doktorun çıkmasını ümit ettim. Tanyeli'nin iyi olduğunu duymadan gidemeyecektim. Birazdan konuşma sesleri gelince Tanyeli'nin gözlerini açtığını düşündüm, doktor onunla konuştu ve adım sesleri buraya yaklaştı.
Doktor kapıdan hızlıca çıkınca arkasından yetişmek kalsın, seslenemedim bile. Elinde bir evrak tutarak merdivene ilerlediğinde oflayarak duvara saklandım, göz ucuyla revire baktım. Tanyeli'nin gözleri tekrar kapalıydı. Doktor döner de bir şey öğrenirim diye bekledim ama on dakika sonra hâlâ hareketlilik göremeyince ne olacaksa olsun diyerek içeriye girdim.
Tanyeli hareketsizce uzanmaya devam ederken yanına ilerledim. Revirden içeriye giren öğle güneşi onun yüzüne düşüyordu, kirpikleri ateş gibi parlıyordu. Yatağın yanında dururken ellerim belimin iki yanındaydı. Gözlerimi ayak bileğindeki sargıya kaydırınca yüzümü buruşturdum, kim bilir kaç gün ağrıyacaktı.
Uyuya mı kalmıştı?
Anlaşılan nasıl olduğunu kendisinden de öğrenemeyecektim. İşte, onun hayatına girmemem için ilahi bir güç devreye girmişti. Ne olacaksa olsun diyerek nasıl olduğunu soracaktım ama uyuyordu. Göğsü belli bir ritimde, dingince yükselip alçalıyordu. Ne kadar çabuk uyumuştu, hep böyle kolay mı uyurdu acaba? Ya da doktor bir ilaç vermiş olabilirdi.
Bir tutam saçı yüzündeydi. Uzanıp tenini huylandıracak olan o tutamları çekmeyi o kadar istedim ki... parmaklarım kaşındı.
Elimi yumruk yapmak zorunda kaldım ve duru, güzel yüzüne daha fazla bakarsam yakalanmaktan korktum. Başımı çevirip doktor masasına baktım, ilerleyip üzerinde duran kalemi aldım. Arka cebimden cüzdanımı çıkarıp içinden selpağı aldım, katını açıp tükenmez kalemle üzerine yazı yazdım.
Bir dahakine dikkat et.
İlerleyip selpağı, yazısı görünecek şekilde başını koyduğu yastığın kenarına bıraktım. O sırada parmaklarını yüzüne götürüp saçını ittiğini görünce nefesimi tuttum, neyse ki uyanmadı ve eli göğsüne düşerken, dudakları ağır bir nefesle aralandı. Yutkunarak gözlerimi pembe dudaklarından çektim ve hızlıca geriledim, arkamı dönüp asker adımlarıyla revirden çıktım.
Kendimi, hiçbir öğretmene yakalanmadan erkekler tuvaletine attım. Ellerimi, yüzümü yıkadım. Ona yaklaşınca heyecanlanıyordum, vücudum ısınıyordu. Dersin bitmesine az kalmıştı, zil çalana kadar tuvalette kalıp teneffüste sınıfa çıktım. Özgür beni görür görmez yanıma kadar yürüdü. "N'aptın tüm ders?"
"Revirin oradaydım," dedim kısık sesle. Yanımdan geçerken selam veren çocuğun selamını başımla aldım. "Bileğini sarmışlar, kırık olsa hastaneye gönderirlerdi. Fakat... belli ki birkaç gün ağrıyacak."
"Bir şey olmaz be oğlum, endişelenme." Omzumu sıkıp gözlerimi yakalamaya çalıştı. "Tanyeli'yi sonra düşünürsün, senin daha büyük sorunların var."
Ben de onu düşünmek istemiyordum. Aklımdan ne kadar kolay çıkarsa o kadar iyiydi, hem onun hem de benim için.
"Haklısın, Tanyeli'yi düşünmeyi bırakmam lazım." Kahretsin, keşke birisi nasıl yapacağımı da öğretse. Daha bir çift cümle bile kurmadım ona, neden bu kadar bağladı beni kendisine?
"Onu düşünme, unut demiyorum sana. Önce şu hastalığın için yapmamız gerekenleri yapalım, sağlığına kavuş, sonra... dilediğin kadar senin zaten."
Kısık kısık konuşurken öğretmen derse girdi, biz de sıramıza yerleştik. Sınıfta sosyal, tanınan ama sessiz tiplerdik. Birkaç gündür sınıftakiler bize bir şey olduğunu anlamış gibi bakıyorlardı ama umurumuzda değildi. Öğle arasına çıktığımızda Nehir bize katıldı ama benim gözlerim Tanyeli'yi aradı. Onu göremedim, belki de müdürden izin alıp uyandığında evine gitmişti.
Selpağı bulmuş mudur?
Sözümü dinler mi? Bir dahakine dikkat eder mi?
Özgür'le, akşam üstü buluşmak üzere okuldan çıktığımızda Nehir'de onunla gideceğini söyledi, o adamlardan korktuğu için Özgür'ü yalnız bırakmak istememişti. Bu aralar Nehir'le bile doğru dürüst konuşamıyordum, ne olduğunu anlaması an meselesiydi.
Metrodan inip çiçekleriyle bekleyen o yaşlı adamın yanından geçtim. Eve yürürken de markete baktım, göz ucuyla içeriyi kontrol ettim. Kemal pisliği tezgâhın arkasındaydı, beni fark etmemişti. Önüme dönüp yoluma devam ettim, bu adamı arada bir kontrol etmem şarttı.
Eve geldiğimde annemi bulamadım, telefonumu çıkarıp şarja taktım ve açıldığında attığı mesajı gördüm. Sokağın sonunda oturan arkadaşına ziyarete gittiğini yazmıştı, iyi olduğunu bilerek odama çıktım. Kıyafetimi bir şort ve tişörtle değiştirip ortalığı toparladım. Eczaneden aldığım ilacın saati geldiğinde içtim. Attığım iki adımdan birinde aklıma sonum geliyordu, bu yüzden hiçbir şeye odaklanamıyordum.
Şarjı dolduğunda telefonu elime alıp ekranına uzun uzun baktım. Ardından numarayı çevirmeye başladım. Hoparlöre alıp elimde bekletirken dudağımı sertçe ısırıyordum. Yeni bir umutsuz konuşmaya tahammülüm yoktu. Saniyeler sonra bir kadın sesi, "Buyurun, doktor Zeynep Hayal'in sekreteriyim, nasıl yardımcı olabilirim?" diyerek açtı telefonu.
Demek, doğrudan doktora ulaşamazdım. Zaten Dicle abla da çok meşgul bir doktor olduğunu söylemişti. "Merhaba," dedim sesimi bulduğunda. "Ben... Zeynep Hanım'la görüşmek istiyorum. Yani hasta olarak randevu almak istiyorum."
"Merhaba, adınız neydi?"
"Alp Erez," dedim.
"Bizi aradığınız için teşekkür ederiz efendim," dedi nazik ses. "Zeynep Hanım'ın önümüzdeki iki ay boyunca randevuları dolu ne yazık ki. En erken temmuz ayı için size bir randevu ayarlayabilirim, ister misiniz."
Görüşüm bulanıklaştı. "İki ay mı?"
"Evet efendim. Kendisinin çok fazla hasta randevusu var. Zaten şu an yurt dışında, oradaki hastaların ameliyatı için gitti. Döndüğünde de bazı görüşmeleri olacak, isterseniz temmuz ayı içinde..."
"O kadar yaşayabilir miyim," sözcükleri dudaklarımdan kendiliğinden çıktı. Ne kadar acı verdiğini de göğüs kafesim sıkışınca anladım. "Daha erkene randevu alamaz mıyım?"
Hattaki kadın biraz sustu, ardından, "Kontrol edeyim," dedi ve birkaç dakika ses gelmedi. Telefonu alnıma yaslayıp korkulu nefesler alırken çaresizce bekledim. "Maalesef, en erken tarih Temmuz."
"Peki," dedim, konuşmayı hemen sonlandırmak isteyerek.
"Tamamdır efendim, randevunuzu oluşturuyorum. Bilgilerinizi mesaj yoluyla size göndereceğim, sağlıklı günler..."
Cevap veremedim, telefonu elimden düşürüp alnımı avuçlarıma yasladım. Midemde strese bağlı ağrı ve bulantı ortaya çıkmıştı, alnım şimdiden boncuk boncuk terlemişti. Şiddetli bir baş ağrısından korkarak yatakta uzandım, sol tarafıma dönüp kalbimin üzerine yatarken ölesiye yalnız hissettim. Yalnız gidecektim, herkes yalnız ölüyordu ama... içimde annem için, arkadaşlarım için, Tanyeli için bu kadar çok sevgi varken ölmek istemiyordum.
Söz konusu olan randevudan sonra bana para lazım olacaktı, bulmam lazımdı. Hayatta kalmak için, Özgür'ün de hayatta kalması için. Eğer para bulursam, sağlığıma kavuşursam kimden ne para çaldığımın önemi olmazdı, hayatta kaldığıma sevinirdim. Eğer ölürsem de... Özgür'ün hayatı kurtulurdu.
Gökyüzündeki o beyaz bulutun yerini bir karanlık alana dek düşündüm, sonra da bir hışımla yatağımdan kalktım. Telefonumu cebime atıp kızarmış, dolu gözlerle odadan çıktım. Süratle aşağı inerken de annemin eve girdiğini gördüm. Ayakkabılarını çıkarırken, "Oğlum," dedi yüzünde bir gülümsemeyle. "Geciktim canım, yemek yedin mi?"
"Yedim," diyerek yalan söyledim ve ayakkabılarımı alırken, "Nereye?" diye sordu annem. "Yüzün çok solgun, bakışların da. İyi misin sen?"
"Evet evet, çok iyiyim," dedim gözlerimi en sevdiğim insanın gözlerinden kaçırarak. "Özgür'ün yanına gideceğim, bir saate dönerim."
"Sen geldiğinde biz bir konuşalım," dedi annem, nadiren bu ciddi ses tonunu kullanırdı. "İyi değilsin, görüyorum. Sen gelene kadar bekleyeceğim, haberin olsun."
Annemi başımı sallayarak onayladım ve kapıdan hızlıca çıktım. Motoruma binip hafif yağan yağmurun altında son hızla ilerledim. Kaskımı yine almamıştım, kafam üşüyordu. Rüzgârda saçlarım, biri çekiyormuş gibi dağılıyordu. Motoru kullanan ellerimdeki soyuklar soğukta sızlayınca dişlerim arasından inledim. Kaybetmeye çok yakınken anladım hayatımın değerini.
Motoru, Özgür'ün yaşadığı eski apartmanın önünde durdurdum. Saçlarımı düzelterek içeriye girdim ve ışığı yanmayan apartmanda üç kat çıktım. Zaten dört katlı, en az yirmi yıllık apartmandı. Eşiğe geldiğimde ayaklarım başka ayakkabılara çarptı, elim hızlıca ahşap kapıya indi. Bir diğer elim, kapının pervazını tutarken vücudum her an içeriye düşecekmişim gibi kendini bırakmanın noktasındaydı.
Kapı açılmayınca Özgür'ün korkabileceğini, diğer adamların gelmiş olabileceğini düşündüğünü fark ettim. Bu yüzden, "Özgür, benim," diye seslendim kapıya doğru.
Birkaç saniye adım sesleri geldi ve kapı açılınca başımı kaldırdım. Özgür'ü gece vakti gelerek tedirgin ettiğim belliydi. O daha ağzını açıp neden geldiğini sormadan, "Parayı nereden bulacağımızı biliyorum," dedim. Başımdaki ağrıyla gözlerimi yumup tekrardan açtım ama ölümüm gözlerimi çoktan karartmıştı. "Marketin sahibini, Kemal'in neyi varsa çalacağız."
BÖLÜM SONU.
Haftaya cumartesi yeni bölümde görüşürüz.
Eğer buraya kadar okuduysanız bir emoji bırakın. Mesela 🤍 kalp.
Yorumlar yükleniyor...